Son günlerde birkaç arkadaşımla yaşamış olduğum ufak bir olay üzerine bu yazımın başlığını “Canın sağolsun” koymak istedim.

“En son ne zaman birisine ‘senin canın sağolsun’ dediniz?” diye twit atmıştım. Ama bu beni kesmedi. Bu yüzden bir kaç şey yazmak ihtiyacındayım. 

Bir kaç gün önce rahatsızdım. Bir kız arkadaşa şöyle dedim; Bana çorba mı yapıyormuşsun? Hayır, cevabını aldım. Elbette ciddi değildim. Zaman zaman bu tür yaklaşımlarda bulunabiliyorum çevremdekilere. Oysa  bir “canın sağolsun” duymak isterdim. 

Yine bu duruma benzer başka bir olay…

Güneşli ve mis gibi bir güne uyanınca, paşa kahvaltısı isteği kırmızı alarmlar vermeye başlıyor bende. Geçtiğimiz günlerde yine bir kız arkadaşa; “Ne, paşa kahvaltısı mı hazırlıyorsun?” dedim. Hayır ben kahvaltı yapmam, dedi. Bencilim, dedi. Şimdi bu arkadaşla aynı şehirde bile değiliz, kahvaltısı hazırlaması mümkün bile değil. Ama dediğim gibi zaman zaman takılıyorum ama aldığım cevaplar beni şaşırttı. 

Bu durumlar beni üzdü mü? Hayır. Beni kırdı mı? Hayır. Sadece ve sadece ummadığım, beklemediğim cevaplar aldığım için küçük bir hayalkırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Çünkü bu tür cevaplar beklemediğim arkadaşlardı. Neyse, sorun değil. Çok küçük bir şey. Bu durum arkadaşlık ilişkilerimi zedelemez. 

Canları sağolsun! 

*  *  * 

Birkaç haftadır sabahın erken saatlerinde (06.30-07.00 gibi) pencerenin dibindeki yatağımdan kalkıyor, pencereyi açıp tekrar uykuya dalıyorum. Odanın içerisi taptaze ve de serin bir hava ile doluyor. Bu serinliğin beni hafiften üşütmesi ve battaniyeye sıkıca sarılmak bana inanılmaz bir keyif veriyor. Tamam diyorum, eğer bunu yapmaya başladıysam bahar çoktan gelmiş. O sabah serinliğinde sarıldığım sanki battaniye değil de, baharın ta kendisi!  

*  *  * 

Şuan bu satırları yazarken çikolatamı yiyip kahvemi yudumluyorum. Kaç gün oldu bilmiyorum, çikolata aldım, yerim dedim. Belki de bir ay olmuştur bir türlü yemek kısmet olmadı. Memlekete giderken çantaya attım evde yerim dedim. Orada da yemek kısmet olmadı, çantada geri geldi. Demek ki şimdiye kısmetmiş; blog yazımı yazarken.  

Ve eklemeliyim; bu satırları yazarken radyoda çalan ve bana eşlik eden muhteşem bir parçayı sizinle de paylaşayım; burdan!

*  *  * 

Bazen çok hoş ve kaliteli bir sohbetin ortasında bulmak istiyorum kendimi. Her insanla oturup güzel sohbetler edemeyişimizden midir nedir! Yoksa etraf, insana hiçbir şey katmayan boş beleş gereksiz muhabbetlerle dolu. Ama bu boş beleşliğe çok vaktimiz yok.

*  *  * 

Hep bir şeyler eksikmiş gibi. Ne yaparsak yapalım, o eksiklik hep var. 

Nereye gidersek gidelim, o eksiklik hep var. 

Kimle konuşursak konuşalım, o eksiklik hep var. 

Kimi hayatımıza katarsak katalım, o eksiklik hep var. 

Fazlalık gibi gördüğümüz kimi hayatımızdan çıkarırsak çıkaralım, o eksiklik hep var. 

Hangi parçayı dinlersek dinleyelim, o eksiklik hep var. 

Hangi satırları yazarsak yazalım, hangi şiirleri döktürürsek dökelim, o eksiklik hep var. 

*  *  * 

Ve boşluk… Bu öylesine bir boşluk ki, boşluğun kendisi bile koskocaman yer kaplıyor içimizde. 

*  *  * 

İyi niyetimle, tüm samimiyetimle yaklaşmaya çalışıyorum insanlara. Ama bazen yaklaştığın gibi karşılanmayabiliyorsunuz. Belki de ben yaklaşmasını bilmiyorumdur ve belki de bu yüzden karşımdaki yanlış anlıyordur beni? Ya da iyi niyetin belli bir yolu, çizelgesi mi var? Hayır, sanmıyorum. Belki şöyledir; her iyi niyetin her insana giden yolu farklı farklıdır. Bazılarında doğru yoldan yaklaşıyorsundur bazılarında yanlış.

Şimdi iyi niyetlerimi bir bir yargılamıyorum, hayır.

*  *  * 

Yazmak istediğim ama hiçkimsenin okumasını ve bilmesini istemediğim şeyler de oluyor. İşte burası o kısım. Bu yüzden okuyamıyorsunuz onları… 

…..   

*  *  * 

İnsan kazanmak zor, kaybetmek çok kolay. Kazanabiliyorsanız “insan” kazanın. 

Sonrası iyilik güzellik…