Haşmet Babaoğlu Notları:

– Kar her şeyi örtüyor deriz. Bu kalıbı severiz. Hayır! Yanlış. Her şeyi değil. Karla üzerlerindeki örtünün kalktığı şeyler de var: Merhamet. Mesafenin ürpertici hakikati. Ve özlem.

– Karlı bir gün, üstünüz başınız bembeyaz. Kapıyı itip hangisinden içeri girmek istersiniz? Sıcacık, şık, rahat bir kafe mi, yoksa tezgahın önündeki camları buğulanmış, bir köşede hem süt hem de çay kaynayan bir börekçi mi? Böyle bir güne yakışan ve insanı içeri çağıran ikincisidir. Bir de kapının her açılışında içeri ayaz vurması vardır ki, insanı nasıl diriltir!

– İtiraf etmesi en zor şeylerden biri şu: Evlerimizi başlangıçta seviyor sonra yavaş yavaş yabancılaşıyoruz. Ev sığınmak içindir. Oysa ne çok insan evinden kaçıyor, dışarılara sığınıyor. Evine “ruhen” yerleşebilenlere ne mutlu! 

– İyiliği düşünmeden “iyi bir hayat” düşlemek! Bir düş değil, düşüş bu!

– Modern ilişkilerin trajik sonu… “İyi ki varsın” duygusunu birbirlerine tattırarak başlıyor, “ben olmasam, sen yoktun”la tamamlıyorlar. 

– Modern ilişkilerin talihsiz gerçekliği… Hep sevdiğinden başkasını beğeniyorlar. 

– Acı çekmekten öyle korkuyorlar ki, herkesle iyi geçiniyor fakat kimseyi sahiden sevemiyorlar. 

– Bazen sırf kendimize katlanamadığımız için bir başkasında kaybolmak istiyoruz; bazen kendimizden kaçıp bir başkasına sığınıyoruz. Sevgi diyoruz bunlara. Doğru olabilir mi?

– Kaybedince sızlanarak “hayat boşmuş” diyenlere gülüp geçiyorum. Kazandığında bütün samimiyetinle “hayat boşmuş” diyebiliyor musun, asıl olan o! 

– Güncelle doğrudan ilintili bir hatırlatma… Hani “settar” (örten) olacaktık? “Birbirinizin kusurlarını, ayıplarını araştırmayın.” (Hucurat, 12) 

– Hızlı hızlı istiyor. Yavaş yavaş elde ediyoruz ve bunu bir türlü kabul edemiyoruz. Hayallerimiz aşırı süratten bariyerlere çarptığında kendimize gelmemiz çok zaman alıyor.

– Kişiliğimizin bir “birikim”in sonucu oluştuğunu sanırız. Ne yaygın bir yanılgıdır! Vazgeçtiklerimiz, kaldırıp çöpe attıklarımız, sırtımızı çevirip yürüyüp gittiğimiz ne varsa, oradan başlar kişiliğimiz. O yüzden günümüz insanı kişiliksizdir. Durmadan biriktirir çünkü, vazgeçmez, gitmez. 

– Genç adam ilişkilerinden yakınıyor; “güzel olsun, seveyim” diyor. Alışveriş için kasa kuyruğuna girmiş gibi hali tavrı. “Sen sev, güzel olur” diyorum, anlatamıyorum. Abi tavrıyla ona nasihat ettiğimi sanıyor, oysa kadim bir hakikati dile getirmeye çalışıyorum. Kuyruk uzun, ağır ilerliyor. Genç adamın canı sıkılıyor. 

– Durmadan konuşuyoruz. Hiç durmadan. Ne yana baksak gevezelik sular seller gibi… Neden? Söyleyecek hakiki bir sözümüzün kaldığından duyduğumuz şüpheyi bastırmak için mi? 

– Dünya hayatı eksiktir, ölüm tamamlar. Eh, misafir evine yayılmaya çalışanların oldum olası itici görünmesine şaşmamak gerek. 

– Modern hayat türlü çeşitli sarhoşluklarla şu “derin bilgi”yi zihnimizden silmeye çalışıyor: Ne kadar sevilirsek sevilelim, ihtiyacımıza yetmez. Ne kadar seversek sevelim, tam karşılığını bulmaz. Zamanı ne kadar kovalarsak kovalayalım, bizden önde koşar. Ve her başarı, başarılamayan ne çok şey olduğunu hatırlatır. Yani öyle ya da böyle hep eksiğiz, buralı değiliz, gelip geçeceğiz.

– Daha geniş bir ev, daha da geniş bir ev gerek… Pencere yetmez, balkon asla, bahçe çok küçük. Daha, daha geniş olsunlar… Neden? Çünkü içi daralıyor ve çareyi böyle bulacağını sanıyor. 

– Yola çıkıyor, durmadan yola çıkıyor. Gittikçe “gideceğini” sanıyor. Biraz daha, daha daha ileriye… Çünkü ruhunun çoktan kaskatı kesildiği, yolunu kaybettiği gerçeğiyle yüzleşmekten kaçıyor. 

– Herkes “güvenli bir ilişki” peşinde. Ve tabii bu bakımdan birbirlerine hiç güvenmiyorlar.

 



Gökhan Özcan Notları:

– Gün eskiden beş vakitti, sonra vakti yeniden tarif edip “Bir gün 24 saat” dediler biz de inandık. Bu sayede sadece günün değil, insanın da tarifini değiştirdiler.

– Kalbine uy, bir kararda dur ve her geceyi o kararını âleme bir kere daha ilan ederek nihayetlendir!

– Beş vaktin altıncısını, uzun uzun kendi gözlerinin içine bakmaya ayıran insanlar da var.

– “Saat kaç” diye sordu sağda oturan. “Kusura bakma, ben buranın yabancısıyım!” dedi solunda oturan.

– Pazartesi ve Cumartesi’nin kendilerine ait özel bir isimleri olmayıp başka günlerin isimleriyle anılmaktan mutlu olduklarını mı sanıyorsunuz?

– Hayatta neler olup bittiğini merak ediyorsanız, elektrikle çalışan her şeyden uzak durun!

– Her gelenin satmaya geldiği, hiç kimsenin almaya niyetli olmadığı bir pazar kurulduğunu düşünün; böyle bir pazarda herkesin malının elinde kalması doğal değil mi?

– Büyük konuşuyor, küçük yaşıyoruz. Kendimizi bile dışında bıraktığımız bir kurguya dönüştürdük hayatı.

– Kırk doğrunun içinde bir yalan hemen farkedilirdi eskiden, kırk yalanın içindeki bir doğruya Allah acısın bugün!

– Bir söyleyip bir dinleyen, bir söyleyip iki dinleyen, bir söyleyip üç dinleyen, hiç söylemeyip hep dinleyen insanlar da var.

– Bazen canım içimde o kadar coşar, kanatlanır ki, beden kafesini kırasım gelir!

– “Ben hiçbir şey yapmadım!” dedi mahkum. “İşte suçun bu, yapmalıydın!” dedi hakim.

– Elimizi yıkasak elimiz, tenimizi yıkasak tenimiz temizleniyor, dilimizi yıkasak dilimiz de temizlenir mi?

– Yürüdükçe yürüyor, koştukça koşuyor, tükendikçe tükeniyor, bir adım ileri gidemiyordu.

– Sırf kuru ve ütülü kalsın diye kıyafetlerimiz, sağanaklara şemsiyesiz çıkma cesaretini kaybettik biz en çok!

– “Doğru olanlar bir adım öne çıksın!” diye bağırdı bir münadi, geride sadece dosdoğru olan kaldı.

– Bir insan kaybetmek için gösterdiğimiz gayreti, bir insan kazanmak için göstermiyoruz.

– Allah’ın bir kulu incinmesin diye dilini kırk düğümle bağlayan insanlar da var.

– Uzaktaki biri, yanınıza kadar geldiğinde ‘uzaktaki biri’ olmaktan çıkıyor mu gerçekten?

– Dünyanın bu karanlık hali bile neşelerini zerre kadar kıramadığına göre insanların en güçlüleri çocuklar…

– Güzellik o ki, tek başına doldurabilir dünyayı.

– “Sanki hep başladığım yere dönüyorum!” dedi yelkovan. “Bari bu kadar telaş etmesen!” dedi akrep.

– Dünya ne kadar az şeyden ibaret olursa, o kadar geniş bir yer oluyor sanki. Mesela bir tepeden ibaret olsa, bir rüzgardan, o tepeden aşağıya koşsam, o rüzgar gelip saçlarımı uçursa, uçursa… Dünya biter miydi o zaman? Biter miydi hiç hayat?

– Kalbinizde sebepsizce bir kıvılcım çaktıysa, bir milyon galon su içsen de o yangın mutlaka çıkar, hayat böyle!

– Derdimi kimse bilmesin diyerek yanardağlarını kendi içine akıtan insanlar da var.

– Farkında mısınız, kendine küçük bir dünya kurmaya rıza gösterenlerin diğerlerinden çok daha büyük bir dünyası var!

– Bazen bir şey oluyor, içimizden bir ses, “Ben hâlâ buradayım” diyor kulağımıza, yine de şükretmeyecek miyiz?

– “Oğuz Atay’ın Tehlikeyi Oyunlar’ı var mı?” diye sordu müşteri. “Hayır ama isterseniz alt katta Monopoly filan var” dedi alâkasız tezgahtar.

– İstersen bir günü baştan başa yalanla doldurabilirsin ama bil ki, gecenin içinde herkesin gerçekle yüz yüze geleceği bir vakit mutlaka vardır!

– Kitaplar, insanların cehaletlerinden neredeyse gurur duyar hale geldiklerini gördükçe içlerine kapanıyor.

– Bukalemun gibi renkten renge girenlerden olmamak için, renksiz yaşamayı seçen insanlar da var.

– Bir de şunu düşünün; çok uğraştığı halde Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlamayı bir türlü beceremeyen bir geceyarısı ne hisseder?

– “Bu mevsimde insanın içi üşüyor!” diye dert yandı biri. “Bazen başka mevsimlerde de üşüyor” diyerek derdine yandı diğeri.

– Güzellik umutla her kapıyı tek tek çalar, kim açarsa onun hanesine misafir olur.