…çok da yorulmuştum bugün aslında. Bir an önce eve gidip, şöyle ayaklarımı uzatıp saatlerce dinlenmek istiyordum. Saat 5’e gelir gelmez her şeyimi toparlayıp, çıktım iş yerimden. Ama esas yorucu ve sıkıntılı saatler o an başlamıştı. Tüm gün berrak olan hava, sanki benim işten çıkmamı beklermişçesine birden kapanıvermişti ve hoyrat gök görültüleri şehrin sokaklarını inletmeye başladı.

 

durak
Otobüs durağında bekleyen nice insan gibi bende beklemeye koyuldum, hafiften çisildemeye başlayan yağmurun altında. O kadar kalabalıktı ki durak, kendimi durağın içine atamıyor ve mütemadiyen ıslanıyordum… Birden sert bir gürültü daha duyuldu ve yağmur alabildiğine hızlanmaya başladı. “Sığınacak bir yer bulayım’’ diye atıp tutarken kafamda, birden yağmurun kesildiğini hissettim. Bir dakika? E yağmur hala yağıyor ama? Bir anlık bu afallamamın ardından başımı yukarı kaldırdım. Ben ve benimle birlikte durak kenarında bekleyen birkaç kişilik grubun üzerinde, dükkanların güneşten ve yağmurdan korunmak için açılıp-kapanabilen sürgülü şemsiyesinin açılmaya başladığını gördüm. Arkamı döndüm, bunu kimin yaptığına baktım. Sımsıcak gülümsemesi ile başını sallamakta olan ve nazik görünümlü bir adamın bana baktığını ve aynı anda şemsiyenin daha da açılması için sürgüsünü kıvrak el hareketleriyle döndürdüğünü gördüm. Artık yağmur altında değildim. Üstümü başımı düzelltikten sonra, teşekkür etmek mahiyetinde tebessüm ederek başımı salladım, dükkan sahibi adama. O da bana benzer şekilde icabet etti bu davranışıma. Önüme döndüm ve otobüs beklemeye devam ettim, aynı zamanda aklımdan ‘‘çok mu kaba oldu, içeri girip bir teşekkür mü etmeliydim’’ diye de geçirdim. Bunu yapmaya karar verdim, arkamı tekrar döndüm ama adam görünürdü yoktu. Birkaç dakika sonra ansızın dükkanın kapı gıcırdamasını duydum, arkamı döndüm ve adamı gördüm. Elinde koca bir tepsi, tepsinin içindeyse birkaç tane bardak vardı. Bardakların üzerinden buhar saçılıyordu dört bir yana… Adam birkaç adım yaklaşınca, bardağın içindekilerin kahve olduğunu anladım. Bu soğuk ve yağmurlu kış gününde, sıcacık kahve; çölde susuz kalan birine su ikram etmek kadar ‘kadim’ bir davranıştı… Mahçup hareketlerle kahveye uzandım ve yudumlamaya başladık etrafımdakilerle.

15-20 dakika dolaylarında sıcacık bir sohbete tutulduk. Kahvelerin bittiğini gören adam, seri hareketlerle bardakları toplayıp içeri götürürken acı bir korna sesi duydum. Gelen ’58-e’ idi, yani bineceğim otobüs. O an adama son bir teşekkür etmek ve biraz daha sohbet etmek, yani bu otobüse binmeyip, bir sonrakini beklemek ile bu otobüse binip buradan ayrılmak arasında gidip-geldim, sonunda binmeye karar verdim. Otobüse bindim, kalabalıktı ve ayaktaydım. Muavinin serzenişiyle orta sıraya doğru yürüdüm. Dükkan görünüyordu, buğulu otobüs camının arkasından. Adam dışarı çıktı, bir süre bize bakındı. El salladım, gördü. Selamlaştık ve otobüs duraktan ayrıldı…

Bu kısacık öykü aslında hayatımın bir yansıması gibidir. Beni yağmurdan korumak için şemsiyeyi açan o adam; ’Çağrı Konyalı’ denilen, görünürde bildiğimiz bir insan görünümünde olan ama eşine ender rastlanır bir dost olan kişiliktir. Bazen sıcak bir kahve, bazen buz gibi bir limonata.‘ kahve bahane, sohbet şahane’ der ya hani bir sözde, onunla sohbet etmeme vesile olacak şey eğer bir fincan kahve ise, varsın yemen yolları uzak olsun. Ben yine de o kahveyi alır, gelir, sohbete devam ederim… ’Paylaşmak’ kelimesinden herkes ne anlıyorsa anlasın, anladığınızı onda bulabilirsiniz. En sevdiğim şeyi de, seninle sen olabilir. Nasıl mı? Diyelim feci halde melankoliksiniz ve dokunsalar ağlayacak haldesiniz. Bir Çağrı Konyalı, bu durumda sizi karşısına alır, konuşur, paylaşır… O an onun içinde güzelim bahar rüzgarları esiyorsa bile, sizin içinizdeki hoyrat karayelleri, tayfunları dindirmeyi bilir. Ne der bir Sibirya atasözünde; “kar gibi yağmak da güzeldir, eğer ki; bir çiçeğin bedenine girmenize neden olmak için sizi eritecek bir güneşiniz var ise…’’

-B.D.

102

Haydi güzel bir şeyler yaz :)