Bu aralar Gökhan Özcan’ın “hiçbişey.” kitabına kaçıyorum fırsat buldukça. Gökhan Özcan ismini de ilk Haşmet Babaoğlu‘ndan duymuştum. Ki iyi ki duymuşum. Haşmet üstadın bir başka katkısı olmuş oldu bana. Zaten çok yakın çevrem, yıllardır Haşmet Babaoğlu’nu okuduğumu ve ondan beslendiğimi çok iyi biliyor. Hatta çevremden bir çok kişi, benim sayemde Haşmet üstad ile tanışmış oldu desem, yalan olmaz.

Gelelim Gökhan Özcan‘a…
Gökhan üstad, bilge bir kişiliktir ve yazıları -bana göre-  üst seviyededir. İnsanı düşündürür, sorgulatır, sordurur… Hayata dair bakış açınızı olabildiğince genişletir. Farkındalığınız artar. Sizin daha çok durup, hayatın ince ayrıntılarını görmenizi sağlar. Yani, Gökhan Özcan’ın yazıları reçete gibidir ve insanın ruhuna çok iyi gelir. Güzel yazan çok, sıradışı olan pek yok. İşte Gökhan Özcan, o pek yok olan nadir isimlerden.

Gökhan üstad aynı zamanda da YeniŞafak gazetesinde yazıyor; Pazartesi ve Perşembe günleri. Korkmayın, siyaset falan bulunmaz yazılarında. Bizzat insanın, hayatın ta kendisi bulunur. Okumadan bilemezsiniz.

Kitabın arka kapak yazısı;

İnsanların yine kapılardan baktığı bir marttı.
65’in martı.
Doğuldu.
Bir kere doğulunca,
Ebenin ellerinden aşağı doğru sarkıtılmak kaçınılmazdı.
Kaçınılmaz olmayan öyle başaşağı unutulmaktı.
Mecburen…
O günden beri durmadan biriktirildi herşey.
Şimdi o herşey sunuluyor size: hiçbişey.

 

Son olarak kitaptan bir de alıntı yapalım;

“… Ya bıkkın palyaçoyu anlatmış mıydım size? Bir gün bütün boyalarını kötüye kullanıp yüzüne hüzün çizmişti. Nasıl alkışladım bilemezsiniz öyle görünce. Fotoğraf çektirip yüzünü yıkamasını söyledim. Fotoğraf çektirdi ve yüzünü yıkadı. Resim çıktı, hüzün çıkmadı. …”

“… Çünkü ben, ayakları hiç bir zaman yere basmadığı halde, ayakkabıları sürekli delinen biriyim. …”

“… Yanımdan geçseniz, ipe dizilip güneşe bırakılmış muz kabuklarından biri zannedebilirsiniz beni. Size kızmam. Çünkü ben de bütün zamanlar boyu böyle kabul ettim kendimi. Biri üstüme basıp kaymasın diye insanlardan uzak durmaya dikkat ettim. Ne yazık! ”